Bir ay sonra başlatacağı kurtuluş hareketi için heyecanlı ve heyecanla imzalayıp arkadaşına veriyor bu fotoğrafını “Kardeşim Rauf Bey’e”... Evinde heyecanla karışık uykusuz geceler geçiriyor genç Paşa, yıllar sürüyor bu durum.
Yıllar sonra huzurlu bir günün ertesi alıyor kalemini yazmaya başlıyor:” 19 Mayıs 1919’da Samsun’a çıktım.” Ardından kurtulan millet, kurulan devlet ve gençliğe emanet edilen bir gelecek... Saygıyla,şerefle,minnetle...
İşgal kuvvetlerinin sardığı başkentte at izinin it izine karıştığı günler yaşanmaktaydı. Yurdun dört bir yanı düşman postallarıyla çiğnenirken, o postallara umut bağlayanların sayıları, kurtuluş umuduna tutunanlardan kat be kat fazlaydı İstanbul'da... Düşmanın himayesini isteyenler, memleketi düşmanla yönetmeyi düşünenler, kendi devletlerini kurma peşindeki azınlıklar, durumu idare edelim sonrasına sonra bakalım diyen idare-i maslahatçılar... Bir de tüm karanlıklara rağmen aydınlığa inananlar... İçlerinde de bir adam. Huzursuz, uykusuz, içindeki yangınlar yüzünden okunan, sert, gözleri çakmak çakmak bir adam... Memleketin her yanında kanla ve ateşle kol kola yürümüş, milletinin göz yaşlarını görmüş, en umutsuz anlarda dahi umutsuz durumlar yoktur diyerek kavgalara girmiş bir adam. Dönemin romantik ruhuna prim vermeden, gerçeklikten kendini asla koparmadan savaşmış, Anafartalar Kahramanı lakaplı Mustafa Kemal Paşa. Fakat bu sefer başka, yalnız düşmanla savaşmak, yalnız muharebeleri planlamak, asker sevk etmek hasılı yalnız orduyla savaşmak yetmeyecek. Topyekun bir milleti yanına almak, milletle bir olup savaşmaktan başka çare yok. Sonrasını da düşünmek gerek, yılların yorgunu yurdu ayağa kaldırmak şart. Nasıl olacak, başarabilecek mi, nereden başlanmalı, kimler bu mücadelede yer almalı... Paşa'nın aklında binlerce soru var. Eski yeni tüm dostları yokluyor, çare arıyor, her gece haritalarının başında sabahı ediyor, okuyor, yazıyor. Tüm yollar tek bir hedefe çıkıyor: Anadolu!
O günleri şöyle anlatıyor Paşa: "İçimde çok dikkatle gizlediğim bu sırrı zamanı gelmedikçe kimseye söylemedim. Böyle bir karar vermemişim gibi görüşmelere devam ettim. Sırdaşlarımdan birini size haber vereyim: Bir gün İsmet Bey'i davet ettim. Şişli'deki evimde beni yalnız bulan İsmet Bey; "Gene ne var?" dedi. Soru sorarken, gözlerinin içi yüksek zekası ve güven veren neşesi ile gülüyordu. Hatırladığıma göre İsmet Bey o tarihte Barış Görüşmeleri Komisyonunda askeri uzman olarak bulunmaktaydı.
-Ne haber? dedim.
-Tahmin edeceğin gibi...
-Şuradan bir Türkiye haritası bulup masaya açar mısın? Üzerinde konuşacağım.
İsmet Bey haritayı bulup açtı. Ardından hemen cebinde taşıdığı pergeli de çıkardı. Şakalaştım:
-Henüz pergellik bir şey yok. Biraz pergelsiz görüşelim.
-Ne yapacaksın? diye sordu.
Bu bahaneyle söylemeliyim ki, benim en iyi anlaştığım dostlarımdan biri İsmet olmuştur. Onun için bu görüşmenin boşuna olmadığını anlamıştı.
Mesela, dedim, hiçbir ünvan ve yetki sahibi olmaksızın Anadolu'ya geçmek ve orada ulusu uyandırarak kurtulma çarelerini aramak için en uygun bölge ve beni oraya götürecek en kolay yol hangisi olabilir?
Yüzüme baktı, tekrar neşeli ve ümitli güldü:
Karar verdin mi? dedi.
Şimdilik bundan söz etmeyelim; bana memleketi, milleti ve orduyu anlayıp bilen, durumu yakından gören, tehlikeden kuşkusu olmayan bir arkadaş gibi cevap ver!
İsmet Bey, masanın kenarındaki sandalyeye ilişti ve derin derin düşünmeye başladı. O sırada ben salonun içinde dolaşıyordum. Bana sesleninceye kadar gezindim. Birdenbire ayağa kalktı, gülerek:
Yollar çok, bölgeler çok! dedi. Bazı ziyaretçilerin geldiğini haber verdiker. Haritayı kapamaya fırsat kalmadan içeri giren bu tanıdıklarla başka konulara daldık. Bir hayli süre sonra İsmet Bey ile yalnız kaldık:
-Ne yapacağını bana ne zaman söyleyeceksin?
-Zamanında !
